İstanbul’dan Başka Şehre Yerleşme – İşyeri Yaklaşımları

Başlığa daha iyi bir tanım bulamadım. İstanbul’dan taşınmaktan bahsediyorum da hangi işyeri yaklaşımından konuşacağım? İlk olarak kulağa çalıştığım işyeri ile ilgili birşeyler yazacağım gelebilir. Ama hayır, benim bahsettiğim işyerleri, farkında olmadan işyerinizden daha fazla muhattap olduğunuz, müşterisi olduğunuz (“Paying customer” kavramı kadar kuvvetli Türkçe bir ifade bulmalıyım.) işyerlerinden bahsedeceğim. Diğeri için, hmm, henüz erken ve tek işyeriyle örneklemek haksızlık olur diye düşünüyorum. Ama düşünmeye devam ediyorum…

Neyse, yine İstanbul’da yaşarken artık normalleşen ama aslında çok da normal olmayan bir durumdan bahsetmek istiyorum. O da, işyerlerinin kendi ticari çıkarlarını tüm modern yaklaşımlara rağmen müşteri memnuniyetinin önünde tutmaları. İstanbul’da ben bu konuda çokça mağdur olmuş bir kişiyim, özellikle de, verdiğim paranın karşılığı hizmeti almak için önümde işi yapanın keyfiyeti dışında bir engel yokken çeşitli nedenlerle bu engellere çarptığım için. Çok kavramlarla konuşmaya ya da genellemeye gerek yok, örnekleyelim:

Taksim’de arkadaşlarımla gittiğim mekanların herhangi birisinden hesaptan kazıklanmadan çıkabildiğim hiç olmadı. Defalarca yaşadığım bu duruma lanet ettim ve maalesef bizim için tek özel yanı arkadaş grubunun hepsine eşit mesafede olması olan Taksim bölgesinde sabit bir mekan bulmamız çok uzun sürdü. Peki, güvenilirlik? Sürekli müşterisi olduğunu düşündüğüm mekana adım attığımda önüme geçip yemek ısmarlama durumumu sorgulayan, yemeyeceğimi söyleyip bir şeyler içeceğimi söylediğimde girişime engel olan garsonların olduğu birden fazla mekan biliyorum, kimse kusura bakmasın. Taksim-Bostancı minibüslerine Kadıköy’e giden araç olup olmadığını sorduğumda sadece kendilerinin gittiğini söyleyip, Moda tarafındaki evime gitmek için gecenin köründe Kadıköy Belediyesi önünden yıllarca yürümek zorunda bırakan değerli şoförlerin; minibüs caddesine taşındıktan sonra E-5 e saparak o kısmı es geçmesini, her seferinde tetikte olup adamlara defalarca “Ziverbey’den geçiyor değil mi?” diye sorduğum seferlerde bile direksiyonu kırıp rotasını değiştirip E-5 e sapmasını yaşamak normal mi? İhtiyacınız olmayan bir şeyi isteğiniz dışında size satıp, asıl sorunu çözecek ürün veya hizmeti kasten vermeyen, bu arada bakım paralarından köşe dönmek isteyen kaç esnafla karşılaştığınızı hatırlıyor musunuz? İşlerini geri zekalı insanlara emanet edip size basit bir hizmeti dahi kan kusturarak veremeyen, muhatap aradığınızda yine aynı geri zeka ile sizi muhatap tutan adı kurumsal kendi kurum bağlamış soba borusu kılıklı şirketlerin veremediği hizmetler; buna karşılık televizyonda, radyoda, gazetede, internette, telefonunuzda sürekli karşınıza çıkan reklamları canınızı hiç sıkmıyor mu?

Ama Bursa’da küçük esnaftan yediğim kazıkları sayamam, yok çünkü. Hoş, İstanbul refleksleri belki de yiyebileceğim bazılarını filtrelemeye yardımcı olmuştur. Ama yaşadığım küçük bazı olaylar beni ciddi şaşkınlıklara sevk etti ne diyeyim. Örneğin, aktardan istediğimiz bir madde ile ilgili aktarın “Ben size o ürünü satmayayım, faydasını gören müşterim olmadı.” demesi. Örneğin, arızalanan koşu bandı ile ilgili gelen ve ne dese “He.” diyeceğimiz teknik servisin “Biz ürünlerimizin arıza çıkartmasından pek hoşlanmayız, o yüzden … yapın.” diye bizi en hesaplı alternatife yönlendirmesi. Örneğin, muayeneye gittiğimiz sağlık kuruluşunun, doktorlarının yazdığı ve kuruluş çatısı altında yapılan tahlil ve grafi çekimlerinden ilave ücret almaması. Muayene ücretine yedirilmiş derseniz, MR çekimini 30 TL’nin yüzde kaçına yedirildiğini yanıtlamayı deneyin derim. Ya da bahşiş almak için koşa koşa kapınızı açmaya gelen valelerin ardından, mekana girişte araba için yönlendirdikten sonra mekanda masa ayarlamasına girişen veya çıkarken şoför kapısına değil akan trafiği kesmek için arabanın çıkacağı yere koşturan valelerle karşılaşılması. İnsanına has bir özellik mi bilemiyorum, kötü hizmet vermek için uğraş veren yine burada da insanlar-mekanlar maalesef sıfır değil ama; biliyorum ki burada özel hizmet almak için birim maliyetlerini en yukarıda tutan yerlere gitmenize gerek yok. Çayı değil 3 TL ve üstüne içmek, 1 TL altına bile içtiğim yer oldu, ama hiçbirinde karbonata rastlamadım. Ki İstanbul’da karbonatı “makul seviyede” çayına karıştırıyor olması avantajlarından biri olan mekana 2 yıl aralıksız gitmiş birisi olarak bu azımsanacak bir durum da değil.

İtiraf edeyim, sonuncusundan, yani ulusal şirketlerin pazarlama başlıklı mobbing’ inden  tamamen kurtulmak burada da mümkün olmadı. Ama geri kalanlarıyla ilgili, çok daha iyi ürün ve hizmeti üstelik genelde daha da uygun fiyata alabileceğim bir sürü işyerini Bursa’da bulabildim. Burada yine kendi işyerime teğet geçen noktalar var, evet ben de reklam bandı geçer gibi azıcık şirketimden bahsedeyim.

Şaypa’da çalışıyorum ve bilmeyenler için söyleyeyim, Şaypa bir marketler zinciri. Mağazalarının çoğu büyük, ürün gamı da en büyük boy marketlerde gördüğünüz ürünler kadar genişleyebilen 60 mağazalık bir operasyon. En büyük problemi de, müşterilerini memnun edebilmek için yaptıklarının standartlar ve kurallar dışına çıkması. Bu markette üstelik bir unlu mamuller var, bir hazır yemek var, bir tatlılar var ki; sormayın gitsin. Fiyat/Performans tavan yapmış durumda.

O yüzden şehrin insanları ile ilgili midir emin olamıyorum bir türlü. Ama emin olduğum konu iş yaptığını, ekmek parası kazandığını söyleyerek ahlaksızlığa da varan türlü fırıldakları çeviren insanların adını rezil ettikleri esnaflığın düştüğü hallerin İstanbul’da ne denli özümsendiği ve bu durumun sadece az daha normal işlediği bir yerde nasıl bir aşırı motivasyon etkisi yarattığının görülmesi çok önemli. Hizmet, müşteri memnuniyeti, sürdürülebilir başarı gibi kavramları sakız gibi çiğnerken pratikte bunların uygulamalarının sadece çok ufak bir kısmını müşterilere aksettirebilmek işletmeler için yüz karası iken, bir de bunların normal göründüğü bir şehirde üstelik en az %10-%20 fazla para ödeyerek bu ürün ve hizmetlere ulaşıyor (Ulaşımla ilgili daha önceki yazılarımda yazdıklarımı ve her akşam radyoda denk geldiğim trafik haberlerini düşününce de bir gülme geliyor.) olmak bence trajedinin de ötesinde. İşletme konusunda yüksek ihtisas yapmış birisi olarak bu kadarını söyleyebilmem gerektiğini düşünüyorum. Yazıyı buruk kapatıyorum, sebebi hem bu kadar bu işlerle uğraşıp pratikte gerçekleşene engel olamamanın çaresizlik ve üzüntüsünü yaşamam; hem de diğer iki yazımdaki konuların kişisel çabalarla çözülebilecek problemler değilken bu bahsettiğim konunun tamamen insanların iyi ürün ve hizmet alma konusunda daha ısrarcı olmasıyla az da olsa aşılabileceğini düşünmemdir.

 

Advertisements

İstanbul’dan Başka Şehre Yerleşme – Günlük Yaşantı

Daha önceki yazımda, İstanbul’dan Bursa’ya taşınma sürecinde trafik ile ilgili durumu irdelemiştim. Tabii katlanması zor olan ve en azından benim İstanbul’da oturduğum süre içerisinde sürekli olarak önceliğimde olan trafiği, hadi bir kenara bıraktık. Sadece bundan yılıp kaçınca malum, iş çözülmüyor. Yoksa sıradan ıssız yerlere kaçalım kurtulalım diye düşünüp geçersiniz de, ıssızlık tek aradığınız elbette ki olmaz.

Evet, burada yaşarken trafiği olan bir bölgeden işime gidip geldiğim bir zaman yaşıyorum, bu durumda dahil eve varışım 20 dk. sürüyor. İstanbul’da son çalıştığım işte 09:00 – 06:00 arası çalışıyordum, şimdi ise 08:00-06:00 arası çalışıyorum. Zararlı çıktım sanırım? Pek de değil. İşte geçirilen vakti hesaplarken net iş yerinde bulunma süresini hesaplayabilirsiniz, ancak bu sizi şu açıdan yanıltır: İşe başlama saatiniz, işe gitme ve gelme eylemlerini tamamlayıp, işyeri ile ilgili odağınızın tamamen dağıldığı zamandır. Mesela İstanbul’da 9’da başlayan işe gitmek için saat 7’de uyanmam gerekiyordu. Bursa’da da 7’de kalkıyorum. Kalktıktan itibaren de işe gitmek için hazırlanmaya başlıyorum. Dolayısıyla odak noktası işe varmak ve ben mesainin bu noktada başladığını düşünüyorum. Saat 6’da kalkıp yürüyüş veya spor yapıyor olsanız kabul, o noktada iş dışı başka bir uğraş var. Tartışmalı, kahvaltı etmek de böyle düşünülebilir. Keza iş çıkışında, iş yerinize yakın bir yerde  sürekli takılıyorsanız bu da bir nevi işten çıkmış sayılabilir. Ama mesela eve gitmek için çok yoğun trafiğin aralanmasını bekliyorsanız, işte o noktada da işte çalışmakla farklı olmadığını düşünüyorum. Uzatmayayım, akşam çıkışında 7 civarında evime varabilirken burada 6.30 u nadiren geçiyorum. Yani, çalışma saatim de birebir aynı olsaydı 1,5-2 saat, günlük bir saat arttığında da 1 saate yakın kendime ayırabileceğim vaktim oluyor.

Daha farklı konulardan bahsetmek istiyorum aslında ama trafiğin etkisi olduğu bir konu daha var. Eşimle akşam iş çıkışı farklı bir yerlere gitmek isteseydik İstanbul’da 8’e doğru ancak buluşuyorduk. Burada ise 8’de akşam yemeğini yemiş hatta gezmiş bile oluyoruz. Yani yaşam kalitesinin artmasında ilk etmen, bu kaliteyi yükseltebilecek daha fazla vakit olması.

İkinci konu, akşam vakitlerinizde ne yaptığınızla ilgili. Şayet evinizde vakit geçiriyorsanız, bilgisayar, TV, kitap, dergi, oyun konsolu, sinema filmleri ya da farklı bir hobinizin olması aklıma gelenler. İstanbul’daki eşyalarınızı taşınacağınız yere de getirecek olmalısınız; dolayısıyla bunda pek bir problem yok. Hatta sıkışık nizamdan daha ferah bir yere gelecekseniz bizim gibi, bu size avantaj olarak da dönebilecektir. Eh, uydu alıcılar her yerde standart, geriye en kritik konu olan internet kalıyor. Kadıköy, Beyoğlu gibi altyapısı tarihi eser olan semtlerde yaşayanlar için, gittiğiniz şehirde bu konuda daha avantajlı olabileceklerini söyleyebilirim. En azından İstanbul’da ADSL kullanan ben, Bursa’ya adım atar atmaz fiber interneti de bağlatıverdim. Eşimin de katkılarını teslim etmeliyim, anlayacağınız evde vakit geçirmek konusunda teknik altyapı ile ilgili sorununuz yoksa daha mutlu olacağınızı söylemem mümkün.

Dışarıya çıktınız. Nereye gidiyorsunuz? Yine bu sorunun yanıtı siz yeni bir ile taşındığınızda karşılaştıklarınız sonucu ne hissedeceğinizin yanıtını verir. Şayet ben ve eşimin sıkça yaptığı gibi AVM’lerde vakit geçiriyorsanız, bu taşındığınız ildeki AVM’lerin durumuna bakar. Bursa’da İstanbul’a nazaran sayıları çok çok az tabii, sürekli farklı AVM’lere gitmek gibi bir merakınız varsa sanıyorum Ankara hariç başka bir il sizi tatmin etmeyebilir. Ama AVM’lerin şu etkisi var; olmayan marka yok. Yani, Flo, LCW, D&R, ne ararsanız bulabiliyorsunuz. Hatta şansınız varsa, Bursa’daki gibi tek cadde üzerinde tüm ulusal teknomarketleri gezebilmek gibi o ile özgü güzellikleri yaşamak da olası. Yani küreselleşme ve AVM’ler bize her gittiğimiz yerde kullandığımız markalardan uzak kalmamamızı sağlıyor. Eh, 20 farklı değil de 3 farklı LCW mağazasına girebiliyor olmak sizi kasmıyorsa o zaman bu da bir dezavantaj olmayacaktır.

Tabii oturduğunuz yere özgü bir markada aradığınız herşeyi bulup onun en azından yerini tutacak bir yer bulamamak iyi olmayabilir. İstanbul Koşuyolu’ndaki Ceviz Ağacı ayarında bir yer Bursa’da henüz bulamadık örneğin. Bu tarz alışkanlıklarınız çok varsa problem yaşayabilirsiniz, özellikle de yeni taşındığınız yerde bunların yerini dolduracak alternatifleriniz yoksa. Örneğin, yakın yıllarda artık yapmadığımız birşey ama, Moda Burnu gibi bir yerde yürümek, deniz kıyısında oturmak için Bursa’da en kötü Mudanya’ya gitmek gerekiyor. Ki gittiğiniz ilde deniz hiç olmayıp bunu çok büyük bir sorun olarak da görebilirsiniz. Elbette, İstanbul’da oturanların kaçırdığı bir detayı da anlatmam gerekiyor.

“Herşey İstanbul’da var, başka nerede olabilir ki?” gibi bir düşünceniz varsa, bence unutun. Özellikle gittiğiniz ilin kendine has özellikleri, gelenekleri ve yaşam biçimiyle ilgili detayları varsa. Mesela, Bursa’daki marketlerin şarküteri reyonları kadar geniş reyonları İstanbul’da hiç görmedim. Buradaki bir sürü markette bulabileceğiniz Ünal Çiftliği süt ürünleri, Burdan Yumurta İstanbul’da yok. Nestle, Erikli gibi ulusal; Aroma, Korusu, Karacakaya gibi yerel su firmalarının kaynakları araba mesafesinde. Hatta Korusu tesislerinde damacananızı 1 TL’e doldurabiliyorsunuz. Kaynağından gelen buz gibi sudan bahsediyorum, lütfen sadece damacana fiyatını düşünüp burun kıvırmayın.  Ayanoğlu Enfes Kahvaltısı’na yaklaşabilecekler var ama benzeri İstanbul’da yok. Misi, Cumalıkızık gibi köylerin turizm beldesi haline gelmişleri benim bildiğim yok. Olanlar da kendi içinde şehir olmuştur, eminim. Uludağ her ilde yok.

Ve bu saydıklarımla paralel olarak karşınıza çıkacak şehre özgün etmenler de hoşunuza gidebilir. Eminim İstanbul ve Bursa dışında yaşayanlar da benzer öğeleri sayabilirler. İşte bu şekilde o şehre özgü özellikleri de ancak yaşayarak bulmanız mümkün olacaktır. Burada keşfetme faktörü ön plana çıkıyor. Gezilebilecek yerleri fazla olan bir ilde yaşamak bu açıdan avantajlı olacaktır. Sanıyorum hizmet sektörü ilerledikçe bu durum her bölgeye etki edecek ve kaliteli mekanların sayısını arttıracaktır.

Bunun detayları ayrı bir yazı konusu ama hizmet deyince yine Nilüfer Belediyesi’nden bahsetmeden geçemeyeceğim. Açıkçası sınırları içinde olmanın bir ayrıcalık olduğunu çeşitli durumlarda hatırlatan bir yerde yaşamak gerçekten güzel. Yine bu farklı ve hizmet ediyor olma anlayışının da güzel ülkemizin birçok beldesinde karşılaşılabilecek bir durum olduğunu düşünüyorum.

İstanbul’dan Başka Şehre Yerleşme – Trafik

6 aya yaklaştı Bursa’da yaşıyorum. Bunun muhasebesini yapmak bir tarafa, tecrübelerimi çevremdeki insanlarla paylaşmak için de bir yazı yazmak istedim. Beni tanıyanlar kadar önceden tanımayan ya da hakkımda detaylı bilgi sahibi olmayanlar da bu yazıyı okuyacağı için, İstanbul yaşantısı tecrübemi de ayrıca aktarmak istiyorum. Bunu tamamladığımda, çizeceğim tabloda göreceğiniz gerçek, İstanbul’da daha düşük standartlara çok daha yüksek bedeller ödüyor olduğunuzdur. Bu kadar keskin ifadeleri doğrudan kullanmaktan çekinirim, ancak gerçekler beklenmedik anda zuhur ediveriyor. Sonraki çürütme girişimlerim de hep başarısız oluyor, bakalım paylaştığım zaman farklı bir sonuca beni götürecek mi?

İstanbul’da 20 yıl yaşadım. İlkokul’dan hemen sonra geldiğim bu güzel şehirde güzel zamanlarım da geçti. Ortaokul-lise Kadıköy’de, üniversite Avcılar’da, çalışma hayatım sırasıyla Halkalı ve Taksim’de geçti. Tüm bu süre içerisinde Kadıköy’de ikamet ediyordum; 2004-2012 arası Ziverbey’de, 2008-2009 arası Halkalı’da yaşadığım zamanlar bunun istisnası. 2008 yılından beri kendi arabam var ama özellikle üniversite zamanından kalan toplu ulaşım uzmanlığımı da belirtmek isterim. Yani İstanbul içerisindeki yaşantının ulaşım ve ikamet konusunda çeşitli kombinasyonlarını yaşamış, İstanbul’un da görece en yaşanılası ilçesinde uzun süre oturmuş birisi Bursa’ya taşınıp Bursa’da yaşamaya başlıyor, böyle görebilirsiniz.

Elbette bu yazının muhasebesini daha önce kendi içimde yaptım. İstanbul’da yaşama fikrinin vazgeçilmezlikten uzaklaşıp sorgulanabilir olması, sonra da sorgulanabilirlikten katlanılmaz hale gelmesine giden süreçte bunu gerekçelendirmeden olmayacağını düşündüm. 

1994-2000 yılları arasında Kadıköy’deydim. Zaten okulum ve evim arası iki-üç sokak mesafesindeydi. E üzerine arkadaşlarımla buluştuğum, dolaşıp takıldığım yerlerin tamamı Kadıköy’deydi. Ailem için bakarsak onların da işyeri ve okulları yine sokaklarla ölçülecek uzaklıktaydı. O zaman Bahariye Caddesi’nin hemen altında olan evimizin çevresinde park yeri bulmak da nispeten daha kolaydı, özellikle babamın çalıştığı okullar bu yeri sağlayabildikten sonraki dönemde park yeri ile ilgili de bir sorunumuz olmadı. Belli ki bu sorgulamaya hiç ihtiyacım olmamış, yol diye bir kavram hayatımda yok ve her yer yürüme mesafesindeyken, istediğimiz yere de arada bir arabamızla çıkıp gittiğimiz bir durumda hiç sorun yok gözüküyor.

İlk soru, İstanbul’da asla semt dışına çıkmadan yaşama imkanınız var mı? Bahsettiğim zaman dilimi 15-20 yıl öncesi, dolayısıyla değişen şartlarla birlikte bunu ele almak gerekiyor.

2000 yılı sonrası Avcılar-Kadıköy arası mekik dokumaktaydım. Otobüsle Avcılar-Mecidiyeköy 1 saat, daha sonra Mecidiyeköy-Kadıköy 1 saat sürüyordu. İndi bindilerle toplam 2,5 saat yola gidiyordu. Peki benim için durum nasıldı? Şöyle ki, o günlerden sonra mobil yaşantıyı kurmaya başlamıştım. Yani, yanıma kendimi eğleyecek her türlü malzemeyi alıp yol boyunca sıkılmıyordum. Uykum gelince yatıyor, sürekli müzik dinliyordum. Cihazlar Walkman, Discman ve MP3 çalar olarak yıllar içerisinde değişiklik gösterdi, okuyup yazdıklarım ödevler, ders kitapları, notalar, çeviriler arasında gidip geldi ama şablon çok değişmedi. Zaten iş hayatına girince benzer bir mesafe yine karşımdaydı, sadece cihaz akıllı telefon ve laptop’a dönüştü o kadar. Tabii, şehir hayatı yaşıyoruz diyorum ama seyahate gider gibi çantasında saç jölesinden portatif çatala kadar türlü türlü malzeme taşıyor olmak ne kadar normal bir davranış biçimidir bunu belki de sormak gerek.

İkinci soru, medeniyet bedel ödenmesi gereken bir değer midir?

Araba almaya şöyle karar vermiştim: Halkalı’da yaşıyorum ve şirket servisine yetişmem zor oluyordu. Servisi kaçırdığım zaman otobüs ve minibüslere ayakta bile yer bulamadığım için binemiyordum. Parası neyse vereyim taksiyle gideyim desem bile, bu sefer de binecek taksi bulmam en az yarım saat alıyordu. Haftasonu ve diğer ara seyahatlerde işim gereği takım elbise ve çanta ile dolaşıyordum ve tabii sırtımdan ter üstüne ter atıyordum. Bütün bunları bir araya getirince araba almanın iyi bir fikir olduğuna karar vermiştim. Halkalı’da oturuyordum ama malum, arabaya binip Bakırköy, Yenibosna, Forum İstanbul, Avcılar, Beylikdüzü gibi yerlere rahatça gidebiliyordum. Ama işten çıkıp eve vardıktan sonra dışarıya pek adım atmak istemiyordum. 15 dakikada işe gidip 15 dakikada geliyordum ama bir yere çıkmak ve gelmek söz konusuysa eve akşam 8’den önce adım atmak mümkün olmuyordu.

Üçüncü soru, ortalama bir yaşantı sürmek için neden yüksek bedel ödemeliyiz, maddi veya manevi olarak?

Evlenip eski evimizde yaşamaya başladık. Kadıköy’ün merkezindeydim, o sıralar Taksim’de Galatasaray Lisesi yakınlarında ofiste çalışıyordum. Trafiğe hiç girmeden işe gidebiliyordum. Yürüyüş+motor+otobüs+yürüyüş sabah, yürüyüş+tünel+motor+yürüyüş akşam. Ama bu güzergah da, sabah 45-50, akşam 65-70 dakika sürüyordu.

Yıl 2012 ve sonrası. Eskiden otobüsle gidilen güzergahlarda metrobüs var, metro var, diğerleri de duruyor ya da daha iyileri yolda. Peki, niye artık sıkılmaya ve yorulmaya başladım? Bir yere gideceğim, ilk baktığım şey İstanbul Yol Haritası. Hangi güzergahtan gidersem ne olur diye düşünüyorum. Yola çıkıyorum, beklemediğim yol kapanmalarıyla birlikte en ufak yolculuğum size oldu mu yarım saat? Abarttığımı düşünüyorsanız iyi hesaplayın. Bakın, Bursa’da ilk çalıştığım şubeye gitmek için evin kapısını kilitlediğim an ile işyerinden içeri girdiğim an arasında en fazla 10 dakika vardı. Geçen gün İstanbul’da metro+marmaray+metro ile Kozyatağı-İncirli arasını gittim. 80 dakika sürdü. Bursa’nın bir ucundan diğerine gidişiniz en fazla yarım saat sürüyor.

Dördüncü soru, bazı işleri hayatımızda olağanlaştırdık ama aldıkları vaktin algıladığımızdan fazla olduğunun farkında mıyız?

Bursa trafik olarak çok da tenha bir şehir değil, ama aradan kaçtığınız zaman gerçekten kaçabileceğiniz alternatifleri şehrin gelişimiyle paralel olarak yaratmayı başarabilmiş bir şehir. O nedenle trafikte kalma eğer belirli güzergahları belirli saatlerde katetmiyorsanız başınıza gelmesi şu anda imkansıza yakın.

Beşinci soru, gideceğiniz yere nasıl gideceğinizin stratejisini her an kurmak zorunda kalmadığınız, sizin ve çevrenizin bunun stresinden arınmış olduğu bir şehirde yaşamak nasıl olurdu?

Tek yazı yazmak istiyordum ama öyle gözüküyor ki daha uzun bahsetmem gereken faktörler var. İki şehir arasındaki günlük yaşamı, işyerlerinin yaklaşımlarını ve gezilecek yerleri ayrı ayrı yazılarda yazmak sanıyorum daha iyi olacak.

Son olarak, yazıyı okuyunca İstanbul’daki evimle buradakini özetle karşılaştırmak gerekebileceğini düşündüm. Hemen belirteyim: İstanbul’dakine kıyasla 40-50 m2 daha geniş, güneş alan, site içinde bir evde oturuyoruz. Site bahçesinde portakal ağaçlarımız, sitenin karşısında parkımız var. Evin 500m. ilerisinde AVM (Kadıköy Nautilus muadili), 1-2 sokak mesafede metro istasyonu var. Teknomarket ve süpermarket saymıyorum, semt pazarı ve dükkanları da. Ve tüm bunlar için ödenen aylık kira, İstanbul’daki kiramızın yarısı kadar.