Öncelikler

image

Öncelikleriniz neler? Gerçekten mi? Peki şu anda ne yapıyorsunuz? Son bir haftadır ne yaptınız? Son bir aydır ne yaptınız?

Birçok kişisel gelişim programında veya kavramın içinde öncelikler belirli bir yer tutar. “Önceliklerimizi belirlemeliyiz.” cümlesi bütün bunlar içerisinde sıkça duyduğumuz bir cümle olmasına rağmen nedense bir o kadar da üzerinde durulmamış bir adımdır. Sahi, öncelikleriniz neler? Emin misiniz? Şu anda yaptıklarınız, öncelikleriniz göz önüne alındığında nerede kalıyor? Peki son bir haftada durum ne? Ya son bir ay?

En baştan başlayalım. Her ne kadar sözcük anlamını kendiliğinden veriyor olsa da, TDK’na göre öncelik, bir şeyin öbüründen önce olması durumu olarak tanımlanmaktadır. Yani eşdeğerine kıyasla diğer önde olan ve önem verilen kavram da diyebiliriz. Ders çalışmayı film izlemekten fazla önemli görüyorsanız ders çalışmak film izlemeye kıyasla önceliğinizdir.
Öncelikler günlük yaşantı ile ilgili belirlenebileceği gibi belirli bir konuyla ilgili de olabilir. İş yaşantınızdaki öncelikler, yemek konusunda öncelikler bile belirlenebilir. Ama öncelik genellikle yaşantımızla ilgili bütün kavramları içerir. Ve bizler de bu bütün içerisinden seçim yaparak önceliklerimizi belirleriz.

Pekala, o zaman bir çalışma yaparak bunu örnekleyelim. Önünüze bir kağıt alın ve önceliklerinizi gün, hafta ve ay bazında yazın. Zaman aralığı genişledikçe sayının artması beklenebilir. Yine örneğin günlük önceliklerdeki bir maddenin haftaya geçildiğinde olmaması beklenebilir. Takip etmeyi kolaylaştırmak açısından günlük 3-5, haftalık 5-7, aylık ise 7-10 madde arasında yazabilirsiniz. Sonra, dönem bitiminde yaptıklarımızla önceliklerinizi karşılaştıracağız. Yani 3 madde günlük önceliklerimizi yazdım, gün sonunda değerlendirdiğinizde öncelik olarak belirttiğiniz konulara ne kadar vakit ayırdığınıza bakın. Şayet gün içinde uzun vakit ayırdığınız başka konular olduysa, bunları da karşılarına; özellikle de önceliklerinizi ele alacak zamanda bahsi geçen öncelik yerine neyle uğraştığınıza bakın bakalım?

Sonuçları blog yorumlarında paylaşanlarla ilginç bir çalışma yapıyor olacağız. Ben kendim dahil bu testi yaptığım kişilerde Önceliklerin neredeyse tamamına eğilinmediğini gördüm. Üstelik yerlerine yapılanlar da ya rutinin bir parçası, ya da erteleme davranışı türevleri.
Dolayısıyla;

– Önceliklerden bahsederken bizim için gerçekten önemli olan konuları mı seçiyoruz yoksa olması gerekenleri mı sıralıyoruz buna dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum.

– Öncelikler söz konusu olduğunda mutlaka rutin dışı bir faktör belirlemek gerekmiyor. İşinizi yapmak, yataktan zamanında kalkmak, yemeğinizi belirli zamanlarda yemek de öncelikler arasında pekala yer alabilir. Dalga geçtiğim sanılan bilir, böyle kaç proje ertelendi, kaç aktivite yatırım yapılarak atıl durumda bekliyor? Veya kendinize kaç kere söz verdiniz?

– Yeterince motive olamadığınız, içselleştiremediğiniz bir kavram gerçekten önceliğiniz olmayabilir. Daha önemlisi, başkalarının yorumları sonucu yapmak zorunda olduklarınız “sizin öncelikleriniz” arasında gerçekten yer almak zorunda değil. Başlasan da bir yerinde bırakmanız yüksek ihtimal.

– Öncelikler = Alışkanlıklar değildir. Rutinde yaptığınız, Yapmazsanız eksikliğini duyacağınız işler mutlak öncelikleriniz olmayabilir. Örneğin sabah ofise geldiğinizde internetten son haberleri okumayı her gün yaptığınız için size bir işyeri önceliği olarak gözükebilir. Özellikle de iş alanı bu gündemden etkilenen çalışanlar için bu daha da belirgin ortaya çıkabilir. Ama o günün planını yapmayı öncelik olarak belirlemiş olsaydınız, sabah haberleri okumayı da bu plan içerisinde değerlendirir, diğer önemli işleriniz arasında önceliği düşükse, o vakitte başka işlerinizi tamamlayıp sonra vaktiniz kalırsa haberleri gözden geçirebilirdiniz.

Şimdilik bunların öncelikler kavramını oturtacak yeterlilikte olduğunu düşünüyorum. Yorumlar üzerinden yazıyı evirebiliriz. Son olarak, yukarıdaki resme tekrar bakın: Öncelikleri ifade eden eylemlerdir.

Advertisements

A Touch of (Gamification in) Retail

 

Retailing is the sector of all ages, for sure. Aside from any published reference, I might say that Kapalıçarşı in İstanbul is a historic shopping mall. Also seeing bazaars in many films showing earlier city images include various profiles that include various kinds of retailing. As long as someone needs to have an item that he /she cannot produce, it has to be traded. If the trade area includes demonstrated items, well, the rest is the process of retailing. Change the background from historic times to post-apocalyptic, even space-travelling times, the result will be the same.

We have retailing forever. Now, we also know that retail is such a sector that uses every technical and social development. As it lives at all centuries, maybe a quality of the survivor, retailing has the ability to integrate. So why can’t retailing and gamificafion meet?

Take Foursquare for example. Probably the most famous of gamified examples, Foursquare is a perfect tool to gather information about shopping. With the tools that are used so much and are so famous that they alone feel like a different methodology, the site is seperated from its rivals. The tools mentioned are badges, leaderboards and points.

Aside from Foursquare, e-shops seem perfect platforms to develop gamification applications. So when gamification and retail are mentioned together, online shopping sites müdür follow. But are they following, actually?

In Turkiye, gamification followed another path. We have mobile applications that are used to earn points which are traded into discounts and/or bonus products. Yuppi is the initiator; I remember there are duplicants but it’s better not tell more till I can refer to something significant. Yuppi is a mobile application running in Android and los platforms. As long as it is loaded to your mobile phone, whenever you pass near a store, Yuppi balon appears on your screen to pop. If you do so, you earn points. Additional points can be earned but you have to find out how after you enter the store. Well, stalking around, getting to the cashier’s and similar in-store actions add points to your account. When you earn enough points to get some bonus, you go and get it. Free movie tickets and free ice-cream cannot be that bad, is it? To earn them, they say, you just have to do what you always do: shopping!

With smartphones, people google everything as soon as they want to. so it has become a natural habit for customers to compare or provide additional information about the product that they plan to buy. It is claimed that people that move to use smpartphones during shopping is 44%.  As the guys in Yuppie succesfully did, I claim that there are “gamifiable” paths to go in this area to provide customer engagement for brands. Speaking of engagement, how about employees?

In Turkiye, many store managers and brands find it inappropriate for employees to carry phones. Indeed, not many customers may prefer to deal with a retail salesperson coping with anything other but themselves only. With many things, smartphones also make it easier to send messages, play irrelevant games and call buddies and giving promises and even making written pacts cannot reduce the misuse of phones to that minimum. So, why can’t we search for efficiency? Barcode scanner programs make it easy to locate products and report their barcode information via e-mail. Also web search can be made and product information could be seen in the web search. Also it must be admitted that especially in larger stores people can be reached easily by their mobile phones. The game in that? I know none, but there’s potential for sure, but if we don’t have smartphones then what?

In my opinion, this refers to a problem which slows the development of gamification areas. Just like the points, badges and leaderboards (PBL) framework that I mentioned earlier, there is another gamification paradigm and it is about making gamification in programming only. Surely, when gamification is spoken, the elements are compared to video games which can only exist into machines and computer systems and their derivatives: consoles, smartphones, etc. But gaming should not only be about playing video games. There are traditional simple games that have elements like video games. Surely, not that complex but these might also be used to gamify a process; therefore creating engagement and motivation.

Simple example, I am sure I cannot be the only person who throws a tissue into a dustbin as if I throw a basketball into a basket. In a market, as an employee, I play a game in which I try to detect inappropriate price tags and change them. With this explanation, it is a routine, not a game of course. Then I added a rule that I have to do these without any other employee noticing it. If I was noticed, then the game is over. A form of hide and seek into a market! Also a Metal Gear Solid variety with the concept of department store.

I collected the inappropriates and change them with a correct one. I put them in my pocket until another colleague noticed me and asked what I was doing. Game Over! Then I put the collected items out, counted them and calculated my points.

Of course, it should not be a “play” and we have to design it as a game. For instance, employees might be seperated into teams (in some stores, there are departments and this might also be used) and if a team catches others’ inappropriate price tag, that team earns points. While this may also turn out to be applying the PBL framework in the real world, I am suspicious that gamification of the daily routines that do not include any technological tool is a way that must be taken. And for retailing, aside from enriching the customer experience, gamification should be used to increase efficiency and break the ices of routines in the world of retail employees.

References:

http://yuppimobile.com/

İleri Görüş, May/June/July 2014, Harward Business Review Türkiye.

Gamification Course of Prof. Kevin Werbach on Coursera.com.

Bilgiye Katma Değer Eklemek

Memleketi kurtarma meselelerini konuşurken, katma değerli işler üzerinde sıkça durduğunuz zamanlar olmuştur. Özellikle de hammadde olarak yetiştirilen veya çıkartılan malzemelerin işlenerek katma değerli ürünlere dönüştürülmesi, bu konuda eksik kalındığı, halbuki yurtdışında bu işlerin ne kadar önem verilerek yapıldığı söylenir durur. Elbette katma değerden bahsederken, üretim alanında çalışılmadığı için elden birey gelmez, bu bilinç üretimle ilgili bir işletmedeki olan gelecek kariyerine saklar ve gider. Peki, gerçekte bu doğru mu? Üretim yapmak için mutlaka o sektörde çalışmak mı lazım? Farkında olmayabilirsiniz, ama aslında çalışma hayatında hepimizin önünde her gün birçok üretim bandı açılıyor. Tabii bu bandı görmüyoruz çünkü somut bir hammaddenin değil, bilginin bir bantta dolaşımı ve işlenmesinden bahsetmek istiyorum.
Bir işletmede, dışarıdan gelen telefonları karşılamak, başka bir kişi veya departmanın yerinde olmadıkları zaman onların telefonlarına bakmak ilave bir iş hatta külfet gibi gelebilir. Böyle bir pratikten zaten kaçınılırken, görevi telefon karşılamak olan kişiler dahil, telefonu aranan kişiye ilettikleri anda işi bitirdiklerini düşünürler. Oysa olay hiç de öyle değildir.
Benzer bir tavrı sadece telefon değil e-posta iletişiminde de görürüz. Üçüncü kişileri ilgilendiren mailleri ileterek (forward) işin tamamlandığını düşünürüz. Yani bize iletilen bir mesajı olduğu gibi yeniden iletiriz. Dolayısıyla, iletimi yapan A kişisinden B kişisine mesaj olduğu gibi iletilmektedir. Ya aynı tavrı B de gösterirse? O zaman C-D belki E kişisine mesaj iletilir ama beş noktadan geçmiş bu mesajın içeriğinde hiçbir değişiklik olmaz. Bunun kendi ofisinizde yaşanmadığını düşünüyorsanız, sizin telefon açıp birçok kişiye birebir aynı cümlelerle isteğinizi anlatıp muhatap bulamadığınız veya yanıt alamadığınız örnekleri hatırlayın..
Şirketin baş tedarikçisinin ödeme taleplerine sekreteryadan yanıt alabileceği bir yetkilendirme elbette ki kasettiğim konu değil. Ama yeniden iletim yapmak yerine, ara duraklardan birinde arayan kişinin kim olduğu, kimi aradığı ve gazete manşeti detay düzeyinde talebinin ne olduğunu tek bir kişi sormuş olsa, bakın şunlar olur:

1) Yanıtı verecek yetkili karşılama cümleleriyle vakit kaybetmez.
2) Santral – sekreterya gündem hakkında bilgi sahibi olur.
3) Telefon eden kişi kendisine ilgi gösterildiği için serinkanlı olur.
4) Yanıtı verecek kişinin dışarıya karşı statüsü daha yüksek gözükür.

Ancak bu sorgulama yapılmadığı zaman; yukarıdaki maddelerin tersi gerçekleşeceği gibi;

1) İşyerinde yapılan işin niteliği düşer. Sekreter yönlendirme, yetkili sekreterlik işi yapmış olur, gündemden habersiz sekreterin zihni kendine farklı gündemler belirler.
2) Dahası, arayan kişi duruma sinirlenirse konu dışına çıkarak, yetkilinin daha üstündeki yöneticilere uzanacak ve onlara da ilave işyükü çıkabilecektir.

Peki ne yapmalı?

Size gelen bir bilgiye katma değer katmalısınız ki, kurumsal iş yükünüz hafiflesin.
Yaptığınız işin niteliği artsın. Öyle ya, gündeme ilgi arttığı zaman, işinin farklı boyutlarına hakim birçok çalışanın yer aldığı bir ortamda çalışıyor olacaksınız.
İş gününüzü daha etkili planlayabileceksiniz çünkü o önemli konu hakkında Uzun zamandır planladığınız çalışmayla ilgili toplanmışken, şirketin internet sitesinde menüye girişi bulamamış bir müşteri tüm düzeninizi altüst edemeyecek.
Sabah talep edilirse gönderilmesi için sekreteryaya teslim edilen Excel dosyası, talep gerçekleştiğinde tekrar sizden istenmeyecek.
Bununla birlikte, süreç tasarlarken gözden kaçırdığınız bir detayı çalışma arkadaşınız belki de size düzelttirecek.

Elbette, bunun gerçekleşmesi tek başına tüm örgütün bilgiye katma değer ekleme bilincine sahip olmasına bağlı değildir. Bireylerin sorumluluk alma noktasında rahat olması da önemlidir ki, burada yönetim erkinin sorumluluk alan çalışanlara yaklaşımı da belirleyici olacaktır. Bu ayrı bir yazı konusu, onu yazana kadar alternatif gündemler yaratacak vakitte iş çevrenizde nasıl katma değer üretebileceğinizi bir düşünün derim.

… And Justice for Gamification

Long before I started preparing my dissertation, my consultant predicted that justice would be a very popular topic and should be researched over the years. And when the time came it was decided that one side of my dissertation will be about organizational justice. I was very happy about that I made a research including organizational justice (perception of justice) and its correlation with commitment. On the other hand, preparing a study on a topic that has been researched several times but not been  classified as I did was another “excitement”. Also justice fed me a lot, and I am happy to say that the results I found and the research I made will be very helpful for the next chapter in my mastery: gamification.

But first of all let me tell you in brief what justice is, then let me explain what uniqueness I suggested for the field of justice perception and finally why I think it is bound to gamification.

Justice is by all means can be defined as the situation which people get what they deserve. Organizational Justice only differs for its structure. While justice for a single person is the situation that person perceives; organizational justice is the average level of justice perception of all people forming that organization. Different than many people can estimate, there are different types of perceived justice.

The first one is Distributional Justice. This kind is probably what many people understand from the word justice, a traditional approach. Distributional Justice refers to the comparison you make for you and another person that you think is your equivalent depending on the conditions you seek justice for. I’d better clarify this; think about your workplace. And think about another colleague of yours that you may compare yourself to. If you think that you get the proper amount of salary compared to that colleague, you may perceive Distributional Justice high. But if that colleague gets the same salary with you but has poor qualifications comparing to yours, then you will probably have a negative perception about Distributional Justice.

The second is Processual Justice. This is unique for the field of justice, because when you google this term you may find nothing relevant. Processual Justice is about the application of justice on procedures but you should consider it in two-ways: Are procedures just? Are they applied just? If procedures are just, then we may say there’s Procedural Justice. If the rulers are just, then there’s Systemic Justice. In literature, these two are not seperated and called as Procedural Justice. However, what I found meaningful in my research is that these two factors are indeed should be considered seperately.

The third one is Interactional Justice. This final one is mostly considered as a two-pieced term: Interpersonal Justice and Informational Justice. Interpersonal Justice is the kind of justice that, people may perceive a situation just, for they are behaved nicely, gently and thoughtfully; even if the situation is unjust.  Informational Justice is giving information and feedback to people about a situation in detail. This way again, even though the situation is unjust; people are tend to perceive justice only for they are informed.

Now, what is this supposed to do with gamification? Games give instant feedback; you take a step and boom! You get the answer. So you are tend to perceive more justice in the game. Next, nearly not at any game you may experience a scene of shame or disrespect. Well, I know no game made for self-torture; at least no gamification expert might have a solid reason to do this. So, put informational and interpersonal justice to your pockets.

Next, in games you have distributive justice. No game including a challenge shall serve a situation in which two players starting in the same conditions and be in different levels, right? Choose to be a wizard, your opponent  might be a warrior; but a game should not go in a direction where one of these has significant greatnesses compared to the other player. At the first level of Angry Birds, the number and kind of birds do not change for different players.

Finally, Processual Justice. Well, as the game designer, the procedures should be just and they should be applied just, if not? Then the player has the luxury to quit the game and it is all over.

This attempt of proving had better be made scientifically. On the other hand, I suggest that gamification can be used to help people perceive the organizational enviroment more just. You may create engagement and give people a new cause, something they can depend on when they cannot find many things. They may challenge with situations and/or people in conditions which are definitely just.

I have to say that, my intention is not using gamification to cover injustice, but I believe this may help to cure negative perceptions for some people in some situations. When this perception becomes highly visible at organizational level, you may need an advanced help other than engaging people with games. And don’t forget, games are voluntarily overcoming obstacles when you need not to.

References:

The Effect of Justice Perceptions and Institutional Justice on Organizational Commitment – Dissertation Thesis for Organizational Behaviour Branch of Social Sciences Institute, Istanbul University of Türkiye – 2008.

Gamification Course of Prof. Kevin Werbach on Coursera.com.

Otobüs – Sinema

Resim

 

Son sinema yazımdan beri birçok film izledim. Aslında epey etkilendiklerim oldu, ama anlamlı gelenleriyle ilgili ben de iz bırakmak istiyorum ve Otobüs filmiyle ilgili de yazmadan geçemeyeceğim.

Öncelikle, film benim ölçülerimde sıkıcı ve tekdüzeleşen bir şekilde çekilmiş, bunu belirtmeliyim. Dolaylı anlatımın da benim için ortası yok; anlamlandırırsam çok keyif alıyorum, anlamlandıramazsam dikkatim dağılıyor. Ama burada bazı noktaların üzerinde durmak gerek. Otobüs filmini, Sarı Mersedes’i çok beğenip Tunç Okan’ın sadece 3 film yaptığını öğrendikten sonra edinmiştim. Favorim hala Sarı Mersedes, ama Otobüs filminin de hakkını vermek gerek.

Öncelikle film çok güzel bir müzikle başlıyor ve müziğin Zülfü Livaneli’ye ait olduğunu öğrenince biraz da hüzünleniyorum. Çünkü bağlama, bas gitar ve perküsyon kullanarak yapılan soundtrack çok iyi. Hala geç değil, Hans Zimmer olacak değil ama tekrar denemesinde fayda görüyorum. Neyse efendim, filmde eski bir otobüs içerisinde 10 kadar aymamış Türk, pasaportsuz ve beş parasız Stockholm’ün ortasında bırakılıyor, “Polislere görünmeyin.” uyarısıyla. Ve filmin sonuna kadar ortamla uyum sağlayamıyor, yapıcı bir uyumlaşma sağlayamıyorlar. Bunu Türk insanını kötü göstermek gibi anlayan olabilir belki, ama benim yorumum bu insanların içe kapanıklığı ile birlikte İsveçliler’in, belki onların üzerinden Avrupa toplumunun Türkler’e bakış açısını da yansıtıyor. Bunu hem otobüsteki garibanların, hem de onları dolandıran kişinin yaşadıklarında görüyorsunuz. Diğer taraftan, İsveçliler de adeta ucubeler olarak gösterilmiş. Bunu da ekşi sözlük’te bir arkadaş çok güzel yorumlamış, film İsveçliler’i Türklerin gözünden, Türkleri İsveçliler’in gözünden anlatıyor; o yüzden abartılar fazlalıkta. Tabii karikatür anlatımın bir sonucu olarak, eleştiriler keskin yapılmış ve zamanında yasağa uğramasındaki neden de zannedersem bununla ilgili.

Diyaloğu fazla olan, iç dünyaları daha yorumlayan bir film beni daha mutlu ederdi, ancak film bu haliyle eşsiz. Özellikle de, bütçe fakiri prodüksiyonlarla hatrı sayılır filmleştirmelere imza atan türk yönetmenlerinin her fırsatta hakkını teslim etmek gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda, bu güzel tecrübe için filmde emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunuyor, Tuncel Kurtiz abimizi bir kere daha rahmetle anıyorum.

Tamam mıyız – Sinema

Çağan Irmak’ın son filmini, özellikle Babam ve Oğlum ile yapılan kıyaslar sonucunda merakla beklemeye başlamıştım, vizyona girdiği ilk günlerde da izlemeye gittim. Çağan Irmak’ın oyuncu seçimlerini genelde başarılı bulurum. Aras Bulut İyinemli ve Deniz Celiloğlu çok da tanıdık isimler değil, elbette Türk dizileri ve filmlerine azıcık dikkatli bakanlar bu iki ismi görünce benim gibi heyecanlanmışlardır. Zaten baştan hakkını vermeli, hikayeyi bu iki isme bina etmek fikri harika sonuç vermiş. Yine daha önceki filmlerde olduğu üzere anneleriyle arası iyi olan ama babalarıyla sorunlu iki genç adam var karşımızda. Hayattan beklentilerinin uzağına düşmüş ama annelerinden tam destek alan iki erkek çocuğu. Birisi elinde olmadan, diğeri de imkanları varken vicdanen toplumun kabullerinin dışına akmış iki genç adam.

Filmin geneline bakınca, Çağan Irmak’in kendisiyle ilgili bir öyküyü mecazlarla birebir anlattığı izlenimi oluştu bende. Herşeyiyle kendini oğlunun mutluluğuna adamış bir anne, toplumdan kendini farklı hisseden, farklı bir yol çizmeye çalışan bir erkek evlat, varlığıyla onu rahatlatan ama fiziksel imkansızlığı nedeniyle elinden daha fazlası gelmeyen bir arkadaş ve çizilen bu yolu kabul etmeyen bir baba. Bu yaşananlar aynı olmasa da yaşattığı his anlamında gerçekleşmiş olaylara benziyor. Az önceki tanımlardan yola çıkın ve kişilerle mekanları değiştirin, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Ayrıca, bu filmden aşırılıklar beklemeyin. Dili, olaylar, karakterler, herşey çok yalın. Ama klişelerden de bir o kadar uzak. Son olarak, Temmuz’ un annesinin filmdeki süperkahraman rolünde olması da hoş bir enstantaneydi.

Oyunlaştırma – Ne Olduğunu Anlamak

resim8975ekmek

Oyunlaştırma kavramı insanı ilk karşılaştığında saran bir kavram. İlk tahlilde oyunlaştırma sayesinde bir taraftan iş yaparken, diğer tarafta da oyun oynamış hissi almak akla geliyor. Şahsen, küçük yaşIarımdan itibaren bil gisayar programcısı olmak istememin altında da hep bu ideal yatıyordu. Peki, bu niye çocukluğumda tasavvur ettiğim gibi olmadı?

Çünkü programlama işi kendine has bir meslek ve mesleğin iç dinamiklerine uyum sağlamanın yoIu da, belli bir disipline sahip olmaktan geçiyor. Aynı yerde sabit Olarak uzun süre kalıp, saatlerce monitör başında oturmanın asosyallik olduğunu düşünüyorsanız, Üzgünüm, bu işe pek de uygun değilsiniz. Peki bu oyun oynamaya engel mi, elbette ki değil.

Çünkü oyun dediğiniz mutlaka bilgisayarda konumlanması gereken bir şey değil. Örneğin, bir ekmek fırınında ekmek pişiren ustayı düşünün, ekmek hamurları şekillendirilip küreklere konur, fırın başındaki usta da elindeki bir çubukla ekmeklerin üzerinde yarık açar, anlar ve fırına verir. Sonra pişme durumuna bakar, kürek, fırına verdiği tüm ekmeklerin altına girince küreği geri çeker. Ekmekler kürek ünerin de geri geri kayarken onları yakalayıp sepete atar. Rutinde sürekli tekrar eden bu hareket de bir çeşit oyundur ve mekaniktir. Pekala, rutin yürüyen buna benzer işleri de birer oyun gibi kurgulayabiliriz. Hele bir de firmanın sepete attığı her ekmek için puan alıp, puanları da önünde gördüğünü düşünün. Bu tasarım, hareket sensörlü konsol oyunlarından ne kadar farklı?

Dolayısıyla oyun tasarlamak için yazılımcı olmak bir gereklilik değil; barizdir ki oyun tasarımcılığı ve yazılımcılık birbirinden ayrı iki iş. Aradaki fark, çoğu kimsenin oyun tasarımcılığı adına değil, yazılımcı-programa etiketine başvuracak olmasıdır. “Haydi Oyun Oynayalım” isimli yazımda belirttiğim bazı hususlar vardı. Özetle, oyun oynamak için öncelikle gerekenin, oyun oynamaya gönüllü çalışanlar olduğum belirtmiştim. Burada da durum pek farklı değil, oyunun planlı, programlı ve karmaşık bir süreç olduğu, bunun da tasarlanmasının; özellikle geri bildirimlerini belirli bir sonuç elde etmek için veren oyun projelerinin oluşturulmasının ciddi bir iş olduğunu anlamayan kişilerle bu çalışmaIarı yapmak kolay değil. Günümüzde bilgisayar ve konsol oyunları yapımı yüksek bütçeli sinema filmlerine neden eşdeğer hale geldi? Çünkü insanlara alternatif bir yaşam sunuyorsanız, o dünyayı ne kadar fazla yönüyle algılarlarsa o kadar dahil olabilirler. Ama oyun kurgusu zayıf olup da, görsel olarak çok kuvvetli olan nice projelerin hüsranla sonuçlandığını da biliyoruz.

Oyunlaştırmaya bu gözden bakmak doğru olacaktır, zaten dünyadaki eğilime bakıldığında da bir siteye puan ve rozet özellikleri eklenerek “Oyunlaştırma yaptık.” deme eğiliminin arttığını görüyoruz. Ancak bu işin ileri gelenlerinin görüşü Oyunlaştırma’nın yanlış tanındığı yönünde, buradan benim çıkarımım da bu kişilerin asıl endişelerinin var olan ve oluşum aşamasındaki bir konunun bu gibi örneklerle yanlış tanımlanacağı ve dolayısıyla yanlış konumlandırılacağı üzerinedir.

Yararlanılan Kaynaklar:

Nihat Genç televizyon konuşması – Hacivat ve Karagözler.

Kevin Werbach – Gamification Eğitimi – Coursera.com