İstanbul’dan Başka Şehre Yerleşme – Trafik

6 aya yaklaştı Bursa’da yaşıyorum. Bunun muhasebesini yapmak bir tarafa, tecrübelerimi çevremdeki insanlarla paylaşmak için de bir yazı yazmak istedim. Beni tanıyanlar kadar önceden tanımayan ya da hakkımda detaylı bilgi sahibi olmayanlar da bu yazıyı okuyacağı için, İstanbul yaşantısı tecrübemi de ayrıca aktarmak istiyorum. Bunu tamamladığımda, çizeceğim tabloda göreceğiniz gerçek, İstanbul’da daha düşük standartlara çok daha yüksek bedeller ödüyor olduğunuzdur. Bu kadar keskin ifadeleri doğrudan kullanmaktan çekinirim, ancak gerçekler beklenmedik anda zuhur ediveriyor. Sonraki çürütme girişimlerim de hep başarısız oluyor, bakalım paylaştığım zaman farklı bir sonuca beni götürecek mi?

İstanbul’da 20 yıl yaşadım. İlkokul’dan hemen sonra geldiğim bu güzel şehirde güzel zamanlarım da geçti. Ortaokul-lise Kadıköy’de, üniversite Avcılar’da, çalışma hayatım sırasıyla Halkalı ve Taksim’de geçti. Tüm bu süre içerisinde Kadıköy’de ikamet ediyordum; 2004-2012 arası Ziverbey’de, 2008-2009 arası Halkalı’da yaşadığım zamanlar bunun istisnası. 2008 yılından beri kendi arabam var ama özellikle üniversite zamanından kalan toplu ulaşım uzmanlığımı da belirtmek isterim. Yani İstanbul içerisindeki yaşantının ulaşım ve ikamet konusunda çeşitli kombinasyonlarını yaşamış, İstanbul’un da görece en yaşanılası ilçesinde uzun süre oturmuş birisi Bursa’ya taşınıp Bursa’da yaşamaya başlıyor, böyle görebilirsiniz.

Elbette bu yazının muhasebesini daha önce kendi içimde yaptım. İstanbul’da yaşama fikrinin vazgeçilmezlikten uzaklaşıp sorgulanabilir olması, sonra da sorgulanabilirlikten katlanılmaz hale gelmesine giden süreçte bunu gerekçelendirmeden olmayacağını düşündüm. 

1994-2000 yılları arasında Kadıköy’deydim. Zaten okulum ve evim arası iki-üç sokak mesafesindeydi. E üzerine arkadaşlarımla buluştuğum, dolaşıp takıldığım yerlerin tamamı Kadıköy’deydi. Ailem için bakarsak onların da işyeri ve okulları yine sokaklarla ölçülecek uzaklıktaydı. O zaman Bahariye Caddesi’nin hemen altında olan evimizin çevresinde park yeri bulmak da nispeten daha kolaydı, özellikle babamın çalıştığı okullar bu yeri sağlayabildikten sonraki dönemde park yeri ile ilgili de bir sorunumuz olmadı. Belli ki bu sorgulamaya hiç ihtiyacım olmamış, yol diye bir kavram hayatımda yok ve her yer yürüme mesafesindeyken, istediğimiz yere de arada bir arabamızla çıkıp gittiğimiz bir durumda hiç sorun yok gözüküyor.

İlk soru, İstanbul’da asla semt dışına çıkmadan yaşama imkanınız var mı? Bahsettiğim zaman dilimi 15-20 yıl öncesi, dolayısıyla değişen şartlarla birlikte bunu ele almak gerekiyor.

2000 yılı sonrası Avcılar-Kadıköy arası mekik dokumaktaydım. Otobüsle Avcılar-Mecidiyeköy 1 saat, daha sonra Mecidiyeköy-Kadıköy 1 saat sürüyordu. İndi bindilerle toplam 2,5 saat yola gidiyordu. Peki benim için durum nasıldı? Şöyle ki, o günlerden sonra mobil yaşantıyı kurmaya başlamıştım. Yani, yanıma kendimi eğleyecek her türlü malzemeyi alıp yol boyunca sıkılmıyordum. Uykum gelince yatıyor, sürekli müzik dinliyordum. Cihazlar Walkman, Discman ve MP3 çalar olarak yıllar içerisinde değişiklik gösterdi, okuyup yazdıklarım ödevler, ders kitapları, notalar, çeviriler arasında gidip geldi ama şablon çok değişmedi. Zaten iş hayatına girince benzer bir mesafe yine karşımdaydı, sadece cihaz akıllı telefon ve laptop’a dönüştü o kadar. Tabii, şehir hayatı yaşıyoruz diyorum ama seyahate gider gibi çantasında saç jölesinden portatif çatala kadar türlü türlü malzeme taşıyor olmak ne kadar normal bir davranış biçimidir bunu belki de sormak gerek.

İkinci soru, medeniyet bedel ödenmesi gereken bir değer midir?

Araba almaya şöyle karar vermiştim: Halkalı’da yaşıyorum ve şirket servisine yetişmem zor oluyordu. Servisi kaçırdığım zaman otobüs ve minibüslere ayakta bile yer bulamadığım için binemiyordum. Parası neyse vereyim taksiyle gideyim desem bile, bu sefer de binecek taksi bulmam en az yarım saat alıyordu. Haftasonu ve diğer ara seyahatlerde işim gereği takım elbise ve çanta ile dolaşıyordum ve tabii sırtımdan ter üstüne ter atıyordum. Bütün bunları bir araya getirince araba almanın iyi bir fikir olduğuna karar vermiştim. Halkalı’da oturuyordum ama malum, arabaya binip Bakırköy, Yenibosna, Forum İstanbul, Avcılar, Beylikdüzü gibi yerlere rahatça gidebiliyordum. Ama işten çıkıp eve vardıktan sonra dışarıya pek adım atmak istemiyordum. 15 dakikada işe gidip 15 dakikada geliyordum ama bir yere çıkmak ve gelmek söz konusuysa eve akşam 8’den önce adım atmak mümkün olmuyordu.

Üçüncü soru, ortalama bir yaşantı sürmek için neden yüksek bedel ödemeliyiz, maddi veya manevi olarak?

Evlenip eski evimizde yaşamaya başladık. Kadıköy’ün merkezindeydim, o sıralar Taksim’de Galatasaray Lisesi yakınlarında ofiste çalışıyordum. Trafiğe hiç girmeden işe gidebiliyordum. Yürüyüş+motor+otobüs+yürüyüş sabah, yürüyüş+tünel+motor+yürüyüş akşam. Ama bu güzergah da, sabah 45-50, akşam 65-70 dakika sürüyordu.

Yıl 2012 ve sonrası. Eskiden otobüsle gidilen güzergahlarda metrobüs var, metro var, diğerleri de duruyor ya da daha iyileri yolda. Peki, niye artık sıkılmaya ve yorulmaya başladım? Bir yere gideceğim, ilk baktığım şey İstanbul Yol Haritası. Hangi güzergahtan gidersem ne olur diye düşünüyorum. Yola çıkıyorum, beklemediğim yol kapanmalarıyla birlikte en ufak yolculuğum size oldu mu yarım saat? Abarttığımı düşünüyorsanız iyi hesaplayın. Bakın, Bursa’da ilk çalıştığım şubeye gitmek için evin kapısını kilitlediğim an ile işyerinden içeri girdiğim an arasında en fazla 10 dakika vardı. Geçen gün İstanbul’da metro+marmaray+metro ile Kozyatağı-İncirli arasını gittim. 80 dakika sürdü. Bursa’nın bir ucundan diğerine gidişiniz en fazla yarım saat sürüyor.

Dördüncü soru, bazı işleri hayatımızda olağanlaştırdık ama aldıkları vaktin algıladığımızdan fazla olduğunun farkında mıyız?

Bursa trafik olarak çok da tenha bir şehir değil, ama aradan kaçtığınız zaman gerçekten kaçabileceğiniz alternatifleri şehrin gelişimiyle paralel olarak yaratmayı başarabilmiş bir şehir. O nedenle trafikte kalma eğer belirli güzergahları belirli saatlerde katetmiyorsanız başınıza gelmesi şu anda imkansıza yakın.

Beşinci soru, gideceğiniz yere nasıl gideceğinizin stratejisini her an kurmak zorunda kalmadığınız, sizin ve çevrenizin bunun stresinden arınmış olduğu bir şehirde yaşamak nasıl olurdu?

Tek yazı yazmak istiyordum ama öyle gözüküyor ki daha uzun bahsetmem gereken faktörler var. İki şehir arasındaki günlük yaşamı, işyerlerinin yaklaşımlarını ve gezilecek yerleri ayrı ayrı yazılarda yazmak sanıyorum daha iyi olacak.

Son olarak, yazıyı okuyunca İstanbul’daki evimle buradakini özetle karşılaştırmak gerekebileceğini düşündüm. Hemen belirteyim: İstanbul’dakine kıyasla 40-50 m2 daha geniş, güneş alan, site içinde bir evde oturuyoruz. Site bahçesinde portakal ağaçlarımız, sitenin karşısında parkımız var. Evin 500m. ilerisinde AVM (Kadıköy Nautilus muadili), 1-2 sokak mesafede metro istasyonu var. Teknomarket ve süpermarket saymıyorum, semt pazarı ve dükkanları da. Ve tüm bunlar için ödenen aylık kira, İstanbul’daki kiramızın yarısı kadar.

Otobüs – Sinema

Resim

 

Son sinema yazımdan beri birçok film izledim. Aslında epey etkilendiklerim oldu, ama anlamlı gelenleriyle ilgili ben de iz bırakmak istiyorum ve Otobüs filmiyle ilgili de yazmadan geçemeyeceğim.

Öncelikle, film benim ölçülerimde sıkıcı ve tekdüzeleşen bir şekilde çekilmiş, bunu belirtmeliyim. Dolaylı anlatımın da benim için ortası yok; anlamlandırırsam çok keyif alıyorum, anlamlandıramazsam dikkatim dağılıyor. Ama burada bazı noktaların üzerinde durmak gerek. Otobüs filmini, Sarı Mersedes’i çok beğenip Tunç Okan’ın sadece 3 film yaptığını öğrendikten sonra edinmiştim. Favorim hala Sarı Mersedes, ama Otobüs filminin de hakkını vermek gerek.

Öncelikle film çok güzel bir müzikle başlıyor ve müziğin Zülfü Livaneli’ye ait olduğunu öğrenince biraz da hüzünleniyorum. Çünkü bağlama, bas gitar ve perküsyon kullanarak yapılan soundtrack çok iyi. Hala geç değil, Hans Zimmer olacak değil ama tekrar denemesinde fayda görüyorum. Neyse efendim, filmde eski bir otobüs içerisinde 10 kadar aymamış Türk, pasaportsuz ve beş parasız Stockholm’ün ortasında bırakılıyor, “Polislere görünmeyin.” uyarısıyla. Ve filmin sonuna kadar ortamla uyum sağlayamıyor, yapıcı bir uyumlaşma sağlayamıyorlar. Bunu Türk insanını kötü göstermek gibi anlayan olabilir belki, ama benim yorumum bu insanların içe kapanıklığı ile birlikte İsveçliler’in, belki onların üzerinden Avrupa toplumunun Türkler’e bakış açısını da yansıtıyor. Bunu hem otobüsteki garibanların, hem de onları dolandıran kişinin yaşadıklarında görüyorsunuz. Diğer taraftan, İsveçliler de adeta ucubeler olarak gösterilmiş. Bunu da ekşi sözlük’te bir arkadaş çok güzel yorumlamış, film İsveçliler’i Türklerin gözünden, Türkleri İsveçliler’in gözünden anlatıyor; o yüzden abartılar fazlalıkta. Tabii karikatür anlatımın bir sonucu olarak, eleştiriler keskin yapılmış ve zamanında yasağa uğramasındaki neden de zannedersem bununla ilgili.

Diyaloğu fazla olan, iç dünyaları daha yorumlayan bir film beni daha mutlu ederdi, ancak film bu haliyle eşsiz. Özellikle de, bütçe fakiri prodüksiyonlarla hatrı sayılır filmleştirmelere imza atan türk yönetmenlerinin her fırsatta hakkını teslim etmek gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda, bu güzel tecrübe için filmde emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunuyor, Tuncel Kurtiz abimizi bir kere daha rahmetle anıyorum.